Mart ayının başlarında Boğaziçi’nin nemli soğuğu Kuzguncuk’un asırlık çınar ağaçlarının arasından süzülüp İcadiye Caddesi’nin dik ve dar yokuşlarına yayılırken, Bahar kucağındaki koruyucu strafor çantasını ve porselen fırçalarını sımsıkı tutarak Perihan Abla Sokak’ın yosun tutmuş taş basamaklarını tırmanıyordu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü son sınıf öğrencisi olan Bahar, İznik’in kadim çini çömlek atölyelerinden İstanbul’a, Selçuklu ile Osmanlı çini harmanını çağdaş rölyef panolara dönüştürme sevdasıyla gelmişti. Kuzguncuk’un arka tepelerinde, tavanından yağmur sızıntıları akan ve tahta panjurları poyrazda uğuldayan tek odalı bir çatı katında yaşıyor; geceleri Üsküdar Sahili’ndeki salaş bir çay bahçesinde bardak yıkayıp masa toplayarak hem okul masraflarını çıkarıyor hem de seramik çamuru, kuvars tozu ve sır boyaları için para biriktiriyordu.
O gün, hayatının en kritik akademik sergi değerlendirmesi vardı. İcadiye Caddesi üzerindeki tarihi bir ahşap konak galerisinde düzenlenecek "Boğaziçi’nin Çinileri ve Toprağın Sırrı" sergisi için aylardır gecesini gündüzüne katarak hazırladığı, turkuaz ve mercan kırmızısı sırlarla bezeli devasa "Kuzguncuk Cumbaları ve Erguvanlı Çini Pano" eserini jüriye teslim etmesi gerekiyordu. Eğer eseri dereceye girerse hem Portekiz’deki Porto Seramik Sanatları Merkezi’nde bir yıllık burslu staj hakkı kazanacak hem de iki dönemdir biriken atölye borçlarını kapatabilecekti. Günlerdir uykusuzdu; fırın kapağını açıp kapatmaktan elleri sıcaktan yıpranmış, çamur yoğurmaktan parmak uçları çatlamıştı.
Ancak sokağın köşesinden aşağı doğru hızla inen bir fırın kurye motoru, kaygan wet-asfalt zeminde savrularak Bahar’ın üzerine doğru kaydı. Anlık bir refleksle kenardaki ahşap evin bahçe duvarına sıçrayan Bahar, dengesini kaybederek sertçe yere kapaklandı. Kucağındaki muhafaza çantası fırlayarak merdiven basamaklarının sivri kenarlarına çarptı. Çantadan fırlayan narin çini pano, taş zemine çarparak büyük bir gürültüyle üç büyük parçaya bölündü; üzerindeki turkuaz sır katmanları çatlayıp minik kristaller halinde sokağın kenarındaki çamurlu su birikintisine saçıldı.
Bahar, dizindeki sıyrığın ve avuçlarındaki sızının farkına varmadan, çamurun içinde ışıldayan turkuaz çini kırıklarına bakarak donakaldı. Aylar süren fırınlama nöbetleri, nasırlaşan parmakları ve Porto’da sanatını geliştirme hayali o çamurlu suda batıp gitmiş gibiydi. Ağlamaktan boğazı düğümlenen genç kız, Boğaz’ın bu dik ve sessiz sokağında ne kadar çaresiz kaldığını hissetti.
O sırada sokağın hemen karşısındaki eski bir seramik restorasyon dükkânından çıkan, Kuzguncuk’un elli yıllık emektar çini ustası "Çinici Osman Usta" gürültüyü duyup dışarı koştu. Bahar’ın ağladığını görünce onu kolundan tutup kaldırdı, omuzlarına fırın isi kokan yün ceketini örterek kütük sobasının gürül gürül yandığı atölyesine götürdü.
Osman Usta, Bahar’a dumanı tüten bir bardak ıhlamur verdikten sonra masaya yatırılan kırık çini parçalarını inceledi. "Toprak çatlarsa ruhu dışarı sızar kızım, zanaat bitmez," dedi tecrübeli bir sesle. "Eski Doğu ustaları kırılan seramiği çöpe atmazdı; Kintsugi tekniğiyle kırık hatların arasına ağaç reçinesiyle eritilmiş saf altın tozu doldurur, o çatlağı eserin en kıymetli hazinesine dönüştürürlerdi. Çininin yarası, ışığın kırıldığı en güzel yerdir."
Osman Usta, raflardan Japon ağaç reçinesini ve toz altını çıkardı. Bahar, ustanın rehberliğinde titreyen elleriyle üç parçaya bölünen çini panoyu altın reçinesiyle kenetledi. Çatlayan hatlar, panonun üzerinde altın sarısı nehir yatakları gibi parıldamaya başladı. Eser, ilk halinden çok daha derin ve hikâye barındıran üç boyutlu bir boyut kazandı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.