Piyer Loti Hill’in Haliç’e bakan ahşap bankında oturan Tuğba, suyun üzerine çöken akşam sisini ve uzaklardaki kubbe siluetlerini izliyordu. Dizlerinin üzerindeki gazetecilik ders notları, yıpranmış sırt çantası ve elindeki karton bardak çayıyla dışarıdan bakan kimse için İstanbul Üniversitesi’nde okuyan sıradan bir öğrenciden farksızdı. Oysa gün çekilip sokak lambaları ıslak asfaltı aydınlatmaya başladığında, bu mütevazı profil tamamen farklı bir kimliğe devrediyordu.
Anadolu’nun küçük bir kasabasından büyük umutlarla geldiği bu devasa şehirde, fırlayan ev kiraları, ağır okul masrafları ve yalnızlık Tuğba’yı kısa sürede çaresiz bir noktaya getirmişti. Okulunu bitirebilmek ve kimseye yük olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmek adına girdiği bu yol; dışarıdakiler için tek bir yaftayla geçiştirilen, fakat içeriden yürütmesi müthiş bir irade ve soğukkanlılık gerektiren ağır bir sınava dönüşmüştü.
Gündüzün Sessizliği, Gecenin Maskeleri
Tuğba’nın yaşamı iki ayrı dünya arasında bıçak gibi kesilmişti. Gündüzleri kütüphanede saatlerce röportaj metinleri ve analizler üzerine eğilip arkadaş ortamlarında göze batmamayı tercih eden o çekingen kadın; gece çöktüğünde Eyüpsultan’daki küçük dairesinde hazırlanır, şık elbisesi ve kendinden emin duruşuyla şehrin ışıltılı hayatına adım atardı.
O gece Maslak’ta lüks bir otelin suit dairesinde buluştuğu kişi, uluslararası bir medya ajansını yöneten fakat başarının getirdiği ağır izolasyon içinde kaybolmuş orta yaşlı bir adamdı. Tuğba bu işte geçen süre boyunca çok önemli bir gerçeği kavramıştı: Karşısındaki insanlar yüksek ücretler ödeyerek aslında sadece fiziksel bir yakınlık değil, yargılanmayacakları, rol yapmaktan kurtulabilecekleri geçici bir "yargısız alan" satın alıyorlardı. Dinlenilmek ve maskesiz kalabilmek, onlar için en büyük ihtiyaçtı.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.